Teğet Geçen Hayatlar

Hangi komşumdan geldiğini ayırt edemediğim bir ağlama sesiyle uyandım. Bir süre hareketsiz kaldım yüksek sesler karşında donup kalmak, kalbimin hızla çarpması mutsuz bir aileden  kalan bir miras. Ölüm karşında çaresiz bir haykırış, öfke, pişmanlık, acı hepsi ben buradayım diyor sanki. Öldü onu kurtaramadım öldü hiçbir şey yapamadım Allah belanızı versin onu öldürdünüz diye haykıran bir ses… Çalan alarmın sesiyle harekete geçiyorum. Ölümün sessiz çığlığından kaçarcasına çıkıyorum evden. Kalabalık biraz olsun beni kendime getiriyor. Şehrin en kalabalık caddesine oturmayı ben seçmiştim yaşadığımı hatırlamak için.  Caddede saat yedi dedin mi başlar telaş, beyaz yakalılar daima koşar adımlarla yürür. Liseliler geri adım atarcasına ilerler. Küçük esnafın yoktur acelesi, işlerin öğlene doğru yoğunlaşmasını verdiği umursamazlıkla açar dükkânı. Hoş küçük esnafta pek kalmadı ama baba yadigârı kapatmak olmaz diye devam eden birkaç esnaf.

 Metro durağına yaklaştığımda cüzdanımı almadığımı fark ettim. İş yerimde iki durak uzaklıkta yürüyeyim bari derken yanıma bir çocuk yaklaşarak, abi bana yiyecek bir şey alır mısın diyor. Sabah ki sesten sonra ikinci bir duraksama zor yutkunuyorum. Hayır demenin ayıp olduğunu öğrenerek büyüdüğüm için, hayır diyebilecek kadar cesur değildim.Cüzdanımın unuttuğumu, paramın olmadığını söylesem inanmayacak en iyisi susmak. Sustum, asıl bu değil miydi susmak yok saymak açıklama gereği duymamak. Evet asıl ayıp buydu ama sustum çünkü susmak kolaydı. Yola devam ederken bir süre peşimden gelen çocuk en sonunda bırakıyor ardımdan yürümeyi. Geriye mi döndü, olduğu yerde mi kaldı mı bilmiyorum dönüp bakmak istedim yapamadım. Kim bilir ne düşündü hakkımda paramın olmadığını düşünmemiştir elbet.

  İş yerime geliyorum iki haftadır üzerinde çalıştığım kitabın bitmesine az kaldı bugün biter. Üç saatin ardında son sayfayı da seslendiriyorum. Bir kopuş hissediyorum, en büyük korkumla yüzleşiyorum bir kez daha. Sebebi nedir bilmem hep korkarım sonlardan, bitişlerden. İçimde keşfedemediğim aniden gelen son, yarım kalmış bir veda olmalı sebepsiz olamaz bu korku. Sebepsiz yere akşamlardan korkuyor olamam. Sırf gün bitti diye canımı yakamaz akşamlar özellikle haftanın son akşamı pazar.

   Bir haftaya dinleyiciyle buluşacak kitap. Tanımadığım insanların hayatına 20 saatliğine misafir olacağım, pek çoğunun umurunda da olmayacağım tabii, yazarla ve karakterlerle ilgilenecekler, yazarı bile umursamayanlar olacak.

 Ve bir mesai saatini daha tamamlayarak işten çıkıyorum sabah saatlerinden daha kalabalık olan caddede ilerliyorum. Acelem yok yavaş adımlarla hatta ayaklarımı sürüyerek yürüyorum. İnsanları izliyorum, merak ediyorum hikâyelerini. Şuradan birini çevirsem anlat desem kim bilir neler söyler. Caddenin en işlek mekânında bir evlilik teklifine şahit olurken yanımdan geçen kadın ağlamaklı ses tonuyla bugün tek celsede nasıl boşandığını anlatıyor. Acı bir tebessümle gülüyorum kim bilir saniyede kaç kişinin hayatı tepe taklak olurken, kaç kişinin yüzünü güldürüyor hayat. Kim bilir şu saniyede, tam şu saniyede kaç kişi ölürken kaç bebek doğdu. Belki de budur hayatın dengesi sevince karşı kederle, ölene inat doğanla dönüyordur dünya. Kim bilir belki de Dünya dönsün diye ölüyordur iyiler.

             Nihayet eve geliyorum altı yıldır oturduğum apartmanı baştan aşağıya süzüyorum yedi kat her katta 2 daire nereden baksan kırk elli kişi bir duvar kadar yakınız.  Eve girip koltuğa zor atıyorum kendimi. Gözlerimi kapatıp kitabın son cümlesini düşünüyorum. Sırf bugün kaç kişinin hayatını uzaktan izlemiştim; ölüm haberi karşında haykıran biri, karnı aç bir çocuk, evlilik teklifi, boşanma haberi, seslendirdiğim karakterler ve şu kalabalık caddede göz göze geldiğim herkes. Peki değişen neydi onların hayatında. İşte yazarda tam olarak bundan bahsediyordu. Kitabın son cümlesini bir kez daha tekrar ederek kapatıyorum gözlerimi.

…Ve teğetler geçen hayatlar değiştirmez hiçbir şeyi.

Bir Başkalaşım Hikâyesi: Dogman

2018 Cannes film festivalinde gösterime giren filmin yönetmen koltuğunda İtalyan yeni gerçekçilik akımının günümüzdeki temsilcilerinden olan aynı zamanda Gomoro filmi ile tanıdığımızMatteo Garrone oturuyor, oyuncu kadrosunda ise Marcello Fonte, Adamo Dionisi, Edoardo Pesce, Francesco Acquaroli, Nunzia Schiano gibi isimler yer alıyor. Cannes film festivalinde en iyi erkek oyuncu ödülü alan film, bunun dışında 32 farklı ödüle sahip olmuş aynı zamanda İtalya’nın Oscar adayı gösterilmiştir. Cannes film festivalinde en iyi erkek oyuncu ödülünü alan Marcello Fonte oyunculuk eğitimi almamış ve ilk oyunculuk deneyimi ile bu ödülü kazanmıştır aynı zamanda filmde kendi ismi ile rol alıyor.

Ürkek görünüşlü, pasif ve gizemli bir karaktere sahip olan Marcello Fonte köpek bakıcılığıyla birlikte uyuşturucu ticareti yapar. Eşinden ayrılmış, kızı ve köpekleri ile oldukça iyi bir iletişime sahip olan Marcello toplum tarafından sevilen bir karakterdir.  Marcello’nun çocukluk arkadaşı olan Simone ise cezaevinden yeni çıkmış fiziksel olarak güçlü ve mahalleyi egemenliğine almak isteyen bir eski bir boksördür. Simone Marcello’nun dükkânının uyuşturucu ticareti için uygun bir mekân olduğunu düşünmesi sebebiyle ve onu rahatça kontrol edebileceği için Marcello ile sık sık görüşürler. Simone’nin yörüngesinde hareket eden Marcello zamanla mahalledeki itibarını kaybetmeye başlar. Kendi itibarını kaybettikçe Simone’nin güç kullanarak kurduğu egemenliğin gölgesinde kendisine bir yer edinir. Marcello güç ile Simone’yi o kadar özdeşleştirir ki; Simone için kendi özgürlüğünden vazgeçerek bir yıl hapis cezası alır.  Bu ceza hem film için hem de Marcello için bir dönüm noktasıdır. Fakat bu değişim sebebinin Marcello’nun haksız yere aldığı bir yıllık hapis cezası olmadığını Marcello cezaevinden çıktıktan sonraki sahnelerde görmekteyiz. Bu bir yılın sonunda Marcello Simone ile yüzleşmeye gider, soygun sonrası hak ettiği parayı almak ister ve alamayacağını anladığında Marcello’nun ikinci bir yüzünü görmeye başlarız.

Mekânsal olarak gerçekçi bir dokuyla başlayan film Güney İtalya gibi doğal güzellikleri olan bir yerde çekilmiş olmasına rağmen olaylar terk edilmeye yüz tutmuş köhne mekânlarda geçmektedir. Yönetmenin mekânlar ile karakterlerin iç dünyası arasında bir uyum sağladığını söyleyebiliriz. Filmin geçtiği bölgede yetkin bir yasal otoritenin olmadığı çok net görülüyor. Marcello ve Simone arasındaki ilişkide yasal bir otoritenin yoksunluğu önemli bir yere sahiptir. Filmde Marcello’nun köpekleri ve çevresi ile olan iletişimini ayrıntılı bir şekilde izleyiciye sunulmakta. Bu sayede izleyici Marcello ile yakınlık kurmakta böylece onun içindeki merhamet ve şiddet çatışmasını, zamanla geçirdiği değişimleri rahatlıkla gözlemlemektedir. Film Marcello’nun pitbull cinsi saldırgan bir köpeği ehlileştirdiğini sahneyle başlar ilk sahne önemlidir çünkü ileride aynı yöntemi, Simone için kullanacak olan Marcello başarılı olabilecek midir?

Kısaca, filmi sadece bir intikam ve suç filmi olarak değerlendirmek yanlış bir değerlendirme olur. Film güç, zayıflık, masumiyet, suç çatışmasını inceleyen ve bu kavramların birbirinden çok farklı, birbirine dönüştürülemeyen kavramlar olmadığını anlatıyor. Final sahnesi ise değişimin ne kadar mümkün olduğunu, değişen sadece olaylar ve davranışlar mı, insanın hiç değişmeyen bir tarafı var mıdır, sorularını izleyiciye sordurtuyor.

Filme dair incelememi Alphonse Karr’ın bir sözüyle bitirmek istiyorum.

 “Ne kadar fazla şey değişirse, o kadar fazla şey değişmez kalır.”